Hikmet Ormanı - Şehirden Kaçış


Her zamanki gibi, yeşil elbiselerini giymiş bir gelin gibiydi. Uzaktan bakan herkes hayran olurdu. Hiç öyle ürkütücü ormanlara benzemiyordu. Kainatın en güzel sesli bülbülleri birbirleriyle yarışırcasına şarkılar söylerdi. Yağız atlar gençlik çağından itibaren yarışlar yapar, rüzgârı dize getirircesine koşarlardı. Gürül gürül akan ve ormanı ikiye bölen bir nehre sahipti. Nehirde yaşayan balıklar bir anda yukarıya zıplıyor uzun bir yay çizerek geri suya giriyorlardı. Yüzyıllardır ormanın asıl sahibi olan ağaçlar kendilerinden emin bir şekilde dallarıyla binlerce canlıya hayat vermek için oradaydılar. Çam ağaçları, meşeler, palamutlar… Kuşların ve arıların ayaklarıyla taşıdığı tohumlar sonucu yeni topraklarla buluşan, Yaratanın nasip ettiği bereketli bir yağmurla sulanınca filizlenip saklandığı çukurlardan çıkan yeni ağaç fidanları da ormana neşe veriyordu.

Ormanın en eski sakinlerinden olan Yaşlı Kartal bu manzarayı izledikçe bir yandan hüzünleniyor bir yandan da arkasında güzel bir eser bırakmış sanatçı edasıyla içten içe gurur duyuyordu. Yaşlı Kartal ormanın üzerinde uçarken yerde gezinen hayvanları görünce yere indi. Gitgide kurumuş toprağa benzeyen iki ayağıyla toprağa kibarca bastı. Diğer hayvanların hepsi Yaşlı Kartala hürmet ederlerdi. Gerçi bu ormanda yaşlılara her zaman hürmet edilirdi. Onların geceleri ateş etrafında anlattıkları ruhu okşayan hikayelerini ve öğütlerini dinlerler, ormanlarının bu huzurunu onların hikmetli öğütlerine uymaya bağlarlardı. Ve tabi bir gün gençlerin de yaşlanacağını bilirlerdi. Bu ormanda herkes sonsuza dek yaşamayacağını bir gün öleceğini bilirdi. Madem bir gün ölünecekti o halde bu ormanın bu dünyanın bir kıymeti yoktu. Kıymetsiz olan bir yerde kalp kırmanın ne gereği vardı. Madem bir kez yaşanacaktı o halde bu orman, bu hayat çok kıymetliydi. Kötü işlerle geçirilmemeliydi. Hürmet, sevgi, saygı, kardeşlik, adalet bu ormandaki en önemli erdemlerdi. Bu erdemlerin devamlılığı ve hayvanlar arasında sımsıkı yerleşmesinin en önemli nedeni işte bu ölüme inanç meselesiydi. Öleceğini bilen mal arzusunu bırakırdı. Makamı değersiz görürdü. İster ormanın en güzel mağarasında yaşa ister bir ağaç kovuğunda hepsi aynıydı. Ölüm herkesi eşitlerdi. Ölümün olduğu yerde daha kıymetli ne olabilirdi! Ölümün olduğu bir dünya ne kadar kıymetli olabilirdi!

Yaşlı Kartal, ölümün bazı diyarlarda çok soğuk karşılandığını anlatırdı. Ama ölüm bir gerçekti. Her doğan ölüyordu. Demek ki hayatın özünü kavramak isteyenler, anlamını bulmak isteyenler ölümün ne olduğu anlamak zorundaydılar. Ölüm bir gerçektir derdi Yaşlı Kartal. Bir gün öleceğinizi hiç aklınızdan çıkarmayın. Çıkarmayın ki Ormanın güzelliklerine sahip olayım derken bir kardeşininiz hakkını yemeyesiniz. Çıkarmayın ki ormanın sahibinin size yazdığı görevi savsaklamayasınız. O gün geldiğinde, ormanın sahibinin huzuruna doğru yol almaya başladığınızda pişmanlık elbisesini üzerinize giymeyesiniz. Bir gün ola ki bir haksızlık yapacağınız tutarsa, bir zayıfa zulmedecek olursanız, ölüm nefesini ensenizde hissedin.

Bir gün bu konudan bahsederken şöyle diyordu: “Ölüm yalnızca bir dünyadan başka bir dünyaya geçmektir. Ve hayat ölümle başlar. Bunu söyledikten sonra Yaşlı Kartal biraz durdu. Son cümlesinin anlaşılmadığını düşünmüştü ki daha da açıklama gereği duydu. Kiminiz yumurtadaydı, kiminiz annesinin karnındaydı. Orası başka bir dünyaydı. Yemekleriniz, nefesiniz, aklınız, kalbiniz başkaydı. Sonra bir ölüm geldi. O hayatınız bitti. Yeni bir hayat başladı sizin için. Ancak sizin eski dünyanızı bilmeyenler, yalnızca kendi dünyalarına yeni bir canlının geldiğini görenler size “doğdu” dediler. Velhasıl yeni bir hayata başladınız, bir gün bu hayatınız da bitecek. Öleceksiniz. Onu en dikkatli dinleyenlerden ve yaşı da kartala yakın olan kanarya kafasını sallıyordu, kartal onu görünce bir şey demesi gerekiyormuş gibi ona baktı. Kanarya da bu mesajı almıştı, gözleri parlıyordu, meseleyi anlamıştı. "Yani doğacağız!" diye araya girdi. Bunu duyan hayvanlar bir an kanaryaya baktılar ve belli belirsiz seslerle onayladırlar. Sonra tekrar kafaları Yaşlı Kartala çevrildi. Yaşlı Kartal’ın, dersi anlaşılan hocanın şevkiyle yüzü gülümsüyordu.”


Yaşlı Kartal yerde biraz dolaştıktan ve birkaç hayvana selam verdikten sonra uçmanın daha iyi olacağına kanaat getirip havalandı. Ormanı yukarıdan seyre dalmıştı. Ne günler geçmişti burada. Niceleri gelip gitmişti. Nice kavgalar görmüştü bu meydanlar. Nicelerinin kanı akmıştı. Niceleri ormanın kralı olduğunu ilan etmek için, korku saça saça bağırmıştı. Şimdi hiçbiri yoktu. Tonlarca ağırlıkta filler, minicik karıncalar, gökyüzünde uçanlar, su içinde yüzenler… hepsi gelip gidiyordu. Ormanın sahibi böyle kurmuştu düzeni. Birileri geliyor, kendilerine biçilmiş zaman kadar yaşıyor sonra tekrar gidiyorlardı. Ormanın biraz dışına çıkıp da bu düşüncelere dalmamak mümkün değildi. Ve ormanın hakikati de ancak bu şekilde anlaşılıyordu. Ormanın içinde herkesin bir işi vardı. Sürekli koşturuyordu herkes. Yem bul, yuva yap, yavruları besle bir sürü iş vardı. Bu rutin koşturmaca içinde kaybolunur, ormanın hakikati unutulurdu. Yaşlı Kartal da herkese ara ara ormanın dışına çıkın, bir kenara çekilin, günlük işlerinize ara verip düşünün derdi. Ormandaki müthiş düzeni düşünün, bir karıncanın nasıl bir file ihtiyaç duyduğunu, ağaçların arılara neden muhtaç olduğunu daha doğrusu bu ormanda yaşayan herkesin nasıl da bir düzen içerisinde akıp gittiğini düşünün derdi.

Yaşlı Kartal duygusaldı. Bu yönünün bazı sıkıntıları olurdu. Bulduğu yiyecekleri kıyamadığı için yiyemezdi mesela, bu yüzden çoğu zaman aç kalırdı. Çok güzel yuva yerleri bulurdu ama daha muhtaç biri vardı diye kendisi başka yere gider, yerini o kartala verirdi. Diğer hayvanların hiç umursamadığı olaylar onun canını sıkardı. Dert ederdi. Örneğin ormanın geleceğini kimseler düşünmezdi. Ama o düşünürdü. Gelecek nesillerin ne yapacağını düşünürdü? Yılların birikimlerini gençlere nasıl ulaştırabileceğini düşünürdü. Oysa diğer herkes o gün ne yiyeceğini düşünürdü. Yaşlı Kartal ise onların bu dertsizliği yüzünden yine dertlenirdi. Yüce bir dağın yamacına yaptığı yuvasına çekilir, kendi yalnızlığında kendine bir dünya kurardı. Ama bu belirli zamanlarda olurdu. Vaktinin bir bölümünde diğer hayvanlara birikimlerini aktarır, onlarla ilgilenir diğer vakitlerinde yuvasında çeşitli meseleler üzerinde düşünürdü. Mana alemi diyordu buna. Mana aleminde yolculuklara çıkıyordu. Manasını çözmeye çalışıyordu. Kendi manasını… Ormanın manasını… Sanki dilinin ucunda kaybettiği bazı kelimeler vardı. Hissediyordu, evet vardı. Ama bilmiyordu. Bir zamanlar birisi onun kulağına fısıldamıştı ama o unutmuştu sanki. Bazen kendisini o kadar çaresiz hissederdi ki bu arayış karşısında hüngür hüngür ağlardı. Böyle zamanlarda yuvasının yüksek ve kimsenin göremeyeceği bir yerde olduğu için şükrederdi. Bu yönünün bilinmesini istemiyordu. Gizli kalmalıydı ona göre bazı şeyler. Karı-kocanın arasında yaşanan bazı şeylerin gizli kaldığı gibi gizli kalmalıydı. Herkesin her şeyi bilmesine gerek yoktu. Zaten bu arayışı herkesin kendisi yapması gerekiyor derdi. Herkes kendi manasını bulmalıydı. Diğerleri ancak işaretleri gösterebilirdi. Yolu bulacak olan yine kişinin kendisiydi.

Bazı sözler doğardı kalbinde. O anlarda ağzından çıkan kelimeler farklı olurdu. Manaları harf sayılarını aşan kelimeler olurdu onlar. Bazen diğer hayvanlara da okurdu bunları. Çok hoşlarına giderdi. Bu sözlerin ayrı bir büyüsü olurdu. Normal konuşmadan daha fazla şey anlatırlardı. İlk duyuşta anlaşılmaz olurdu bazıları. Ama bu sözlerin önemli bir özelliği de buydu. Üzerinde biraz düşününce anlaşılıyorlardı. Belki de insanın hakikati arayışının da ilk bakışta fark edilmeyeceğini anlatıyorlardı bu yönleriyle. Yaşlı Kartal, kalbinden geçen, hem de kalbini yara yara geçen bazı duyguları bu sözlerle anlatabilirdi ancak. Doğada meydana gelen bazı olaylarla kendi içinde meydana gelen olayları benzetirdi mesela. Ancak böyle anlatabilirdi. Hem bu şekilde, her canlı ayrı bir kainattır hakikatini de göstermiş olurdu. Kainatta meydana gelen olaylar kişinin kalbinde de meydana gelirdi adeta. Bu kalp nasıl bir organdı. Bu da ayrı meseldi.

Yaşlı Kartal her zamanki gibi gökyüzünde süzülürken garip bir şey fark etti. Bir insandı bu. Ormanın başlangıç noktasının biraz ilerisindeydi. Ama koşa koşa ormana doğru geliyordu. Yaşlı Kartal daha iyi görebileceği bir yere doğru hafifçe süzüldü. Bu ormana pek insan gelmediği için Yaşlı Kartal şaşırmıştı. Ama bir tek insandan bir şey olmaz diye düşündü. Genç adamı incelemeye başladı. Dişlerini sıkıyor ve garip bir hırıltı çıkararak koşuyordu. Ama koşması bir yere yetişmek için değil de bir yerden kaçmak içindi sanki. Ama kovalayan da hiçbir şey yoktu arkasında. Gözleri de kızarmıştı. Kolların biri arkaya giderken diğer aynı hızla öne gidiyordu. Ayakları da aynı tempodaydı. Saçları koşmanın rüzgarından dolayı geriye doğru yatmıştı. Derken Genç Adam ormana giriş yaptı. Yaşlı Kartal kaçırmamak için yere inip görebileceği bir ağaca kondu. İzlemeye devam etti. Genç Adam ormana girince hızı azalsa da koşmaya devam etti. Artık her tarafını orman kaplayınca durdu. Öne doğru eğildi elleriyle dizlerini tuttu. Yorulmuştu belliydi. Biraz soluklandıktan sonra tekrar doğruldu. Etrafına baktı. Yüzü asıktı. Hatta daha çok hüzünlüydü. Kollarını kaldırmaya başladı yavaş yavaş. Sonra aniden avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Ormanda onu kimsenin duymayacağını düşündüğü belliydi. Korkusuzca, çekinmeden bağırdı. Avazının son noktasına kadar çıktı. AAAAAAAAA! Boğazının dermanı bitene kadar bağırdı. İlk anda etrafından birkaç kuş havalandı sesinin şiddetiyle. Derken sesi dalga dalga ulu ağaçların en tepelerindeki kuşlara kadar ulaştı ve onlarında kaçmasına sebep oldu. Genç adam hala bağırıyordu. Kartal bu bağırıştan irkilmişti ama hala dikkatle onu izliyordu. Sonra yavaş yavaş kısıldı dedi. Tamamen susunca kendini yere bıraktı. Sırt üstü uzandı yere. Gözleri, tepesinde yükselen ağaçlara ve onların arasından görünen gökyüzündeydi. Kendisini pes etmiş bir dövüşçü gibi bırakmıştı yere. Yaşlı Kartal, bu gençte kendisini ona çeken bir şey gördü. Bilmiyordu ne olduğunu ama sanki bu gençle konuşmalıydı. Ama bu nasıl olabilirdi ki? Orman kanunlarında göre ancak insanlar gerçekten isterlerse hayvanlarla konuşabilirlerdi. Yani ilk adımı genç atmalıydı Yaşlı Kartal ile konuşmak için. Ama yaşlı Kartal yine de konuşmak istiyordu. Ne vardı şu genç bir adım atsaydı! Uzun bir süre Genç Adam yerde uzandı. Sonra dizlerinin üzerinde kalktı.  Ağlıyordu genç adam. Ayağa kalmıştı. Omuzları çökmüştü. Hiç genç omuzuna benzemiyordu! Ağlamaya devam ediyordu. Etrafında dönmeye başladı. Sanki birini arıyor gibiydi. Derken bağıra bağıra konuşmaya başladı. “Dinle beni ey orman!” ilk bağırışının ardından sessizlikten faydalanıp tekrar gelen bazı kuşlar havalanmıştı. Yaşlı Kartal daha da yaklaştı. “Dine beni ey orman! Dinle beni! Sadece dinle. Anlamaya çalış beni.  Gözlerime dikkatli bak ey orman! Zaten bin yıldır burada değil misin? Gökyüzünü dinlediğin gibi dinle beni. Kurtların ulumasını dinlediğin gibi. Rüzgarı dinlediğin gibi dinle. Bin yıldır insanların yaptığı hiçbir şey ulaşmadı sana. Hiçbir aç gözlü seni de yemek istemedi. Merak etme senden tek isteğim beni dinlemen. Tek isteğim beni anlaman. Korkma ey orman! Yüreğimin yangını bulaşmaz sana. O yangın benden başkasını yakmıyor. Ve ben onu nasıl söndüreceğimi bilmiyorum. Bak! Senden kilometrelerce ötede. Senden habersiz milyonlarca insan var. Ben ise onlardan sadece biriyim. Sakın kalabalık sanma bizi ey orman. Biz hepimiz yalnızız. Evet milyonlarca hatta milyarlarca insan hepimiz yalnızız. Garip diyorsun değil mi? Belki de bana gülüyorsun. Ama vallahi de öyle ey orman.”

Yaşlı Kartal bunları duyunca genç adamı daha da merak etti. Arkasından yaklaştı. “Bağırmana gerek yok” diye lafa girdi, kendinden emin bir sesle. Genç Adam irkildi. Ama aynı zamanda sinirlenmişti de çünkü bir insanın onu orada da bulduğunu zannetti. Görmek için etrafında döndü ama göremeyince daha da sinirlendi. “Lanet olsun size, bütün insanlara. Burada da mı buldunuz beni? Neden her yerdesiniz?” Dur sakin o diye lafa girdi Yaşlı Kartal. Genç Adamı daha fazla tedirgin etmek istemiyordu. Önüne doğru uçtu. “Bağırmana gerek yok. Orman seni duyar, kısık sesle konuşsan da duyar. Hatta konuşmasan da duyar.”

Genç adam birden irkildi ve geriye doğru çekilmeye başladı “nasıl oluyor ya, dur yaklaşama bana, git git” Kartal gülümsedi. “Ormanla konuşmaya gelmedin mi? Niye şimdi kaçıyorsun? İşte buradayım. Orman yasalarına göre bir insan bizimle konuşmak isterse onunla konuşabiliriz. İşte sen istedin ben de konuşuyorum”

-Orman yasaları mı? Nasıl ya, sen konuşuyorsun. Beni anlıyor musun?
-Artık ikimizin de birbirimizi anladığını anlaman gerekiyor. Seni ormana doğru koşarken gördüm. O andan beri takip ediyorum.

Genç adam çok şaşırmıştı durumu kavramaya çalışıyordu. Aslında ne diyeceğini pek bilmiyordu. Ama yavaş yavaş durumu kabullenmeye başlamıştı.
Her şeyi gördün mü? Diye başladı söze.

-Evet her şeyi gördüm. Sen de beni çeken bir şey olduğunu hissediyorum. İyi ki ilk adımı attın da şu an konuşabiliyoruz.
Genç adam güzel bir şey yapmanın sevincini hissetti. Ama hala nasıl konuşacağını bilmiyordu. Yaşlı Kartal bunu hissedecek ki onu rahatlatmak için söz başladı.
-Anladığım kadarıyla bir yerden veya birinden kaçıyordun. Ve yine anladığım kadarıyla bir yere doğru kaçıyorsun. Kızgınsın ve üzgünsün. Ümidin azalmış ve yorgunsun. Ama bu yorgunluk bedeninin değil ruhunun yorgunluğu. Kaçmak istediğin yeri de tam bilmiyorsun gitmek istediğin yeri de.

Yaşlı Kartal onay bekler gibi bir an sustu. Genç adam, Yaşlı Kartal’ın bunları söylemesine şaşırdı. Ama durumunun anlaşıldığı için de garip bir sevinç hissetti. Artık daha da rahatladı. Konuşabilirdi…


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜN DOĞUYOR- MAHKEME GÜNCESİ 1

Yazmak.

İnşallah.