Yazmak.
Yazmayı seviyorum galiba. Yazarken kelimelerin birleşerek
cümlelere, cümlelerin birbirini takip ederek metne dönüşmesi hoşuma gidiyor.
Ama galiba bundan daha da güzeli, yazarken beynimi zorlayışım ve beynimin kıvrımları
arasında gizlenmiş fikirleri kulaklarından tutup çekişim, onları boş bir
sayfaya veya bilgisayarda bir Word dosyasında sabitleyişimdi. Artık onlardan
kurtulmuş oluyordum. Gizli kapaklı beynimde bekleyip olmadık anlarda, nedenini
bilmediğim rahatsızlıklar veremeyeceklerdi bana.
Bir kitapta okumuştum, aslında üretilen her yeni fikir beyin
hücreleri arasında kurulan yeni bir bağlantıdır diyordu. Hoşuma gitti. Çocukluğumdan
beri yaptığım gibi yine hayal dünyam harekete geçti. Beynimin içindeki hücreler
kendi başlarına hareket edebilen birer insan oldular. Bazıları çok çekingendi,
kimseyle görüşmezdi; bazıları ise çok hareketliydi sürekli yeni ilişkiler,
bağlantılar kuruyorlardı. İşte beynimi zorladığım anlar o çekingen hücreleri
başka bir hücre ile tanıştırmaya ya da çok hareketli olmasına rağmen bir türlü
yolları kesişmemiş iki hücreyi buluşturup ortaya yeni bir fikir, yeni bir ilişki
çıkarmaya çalıştığım zamanlar oluyordu. Bazı zamanlar aniden gelen fikirler,
beyin hücrelerimin bir festivale gider gibi birleşip aynı anda yepyeni bir sürü
ilişki kurduğu anlar oluyordu.
Yazmak bir diğer yönüyle çelişkiden kurtulmak anlamına
geliyordu. Beynimde uçuşan ve ne olduğunu tam bilemediğim düşünceleri kağıda
döküyor, onlara tepeden bakıyordum. Evet bu diyordum. Beni düşüncem bu. İşte
orada kağıtta yazıyor, artık beynimde bir oraya bir buraya uçuşmuyorlardı.
Yazmak benim için hala bir bilim aleti olamadı. Yazmaya hala duygusal olarak
bakıyorum galiba, bir duygu aktarım aracı. İleride neler olur bilemem ama
yazmak, benim için şimdilik böyle. Konuşamadıklarımı yazıyorum, konuşup da durulamadıklarımı
yazıyorum. Öfkemi yazıyorum, sevgimi yazıyorum, hasretimi, sabrımı, vuslat
özlemini, bir de üstadımı yazıyorum, üstadıma yazıyorum…
Konuşmak da önemlidir ama yazmanın yerini hiçbir şey
tutmuyor. Konuşulan her şey de bir uçup gitme potansiyeli var sanki. Ne kadar
güzel konuşursanız konuşun bir yere kadar. Ancak yazı öyle mi? Çağlara meydan okuyan,
okunduğu her dönemde büyük kitleleri harekete geçiren yazılara bakalım. Bir de
çok ünlü hatiplere bakalım. Çiçero mesela. Dünyanın en iyi hatibi deniyor
kendisine. Edebiyat dersinde hocamız söylediğinde ilk defa duymuştum adını. Ne
kadar iyi olabilir ki diye geçirdim içimde, söz istedim sonra. “Hocam, ses
kaydını nereden bulabilirim, çok merak ettim Çiçero’yu?” dedim. Hoca ilk
söylediğimde anlamadı, tekrar ettim. Gülmeye başladı bu sefer. Ne diyorsun
oğlum sen, adam öleli kaç bin yıl oldu… Belki de sadece ortalama bir hatipti
ama bazı başarıları onu meşhur etmişti. Şeyh uçmaz, mürit uçurur hesabıyla
dehşet bir hatip oluvermişti. Bilemiyorum tabi. Ama yazı öyle mi? Müthiş bir
yazar bir metin yazsa bu metin bin yıl sonra da okunsa o yazar müthiştir. Ve müthişliği
delillerle sabittir.
Yazı kaybolmaz. Bu nedenle medeniyetlerini, fikirlerini,
kültürlerini gelecek nesillere taşımak isteyenlerde mutlaka bir yazma bilinci
oluşmalıdır. Konuşmak o günlerde faydalı olsa da gelecek nesillere
ulaşamayabilir. Ama yazılırsa hem sabitlenmiş hem de korunmuş olur. Tabi buna
yazmak eyleminin düzenli oluşu da eklenmeli. Yani insan konuşmada düzensiz
davranabilir, o anki duygu durumuna göre konudan konuya atlayabilir. Ama
yazarken mecburi bir sakinlik içerisinde olacağından konuları derli toplu,
düşünerek, eksiğini fazlasını hesap ederek yazar. Başlıklandırmalar, tashihler,
tekrar tekrar gözden geçirmeler… bunlarla ortaya güzel eserler çıkar ve
anlatılmak istenen konu her yönüyle, düzenli bir şekilde ortaya konmuş olur.
Ama bir problem var. Göz yaşlarımı kelimeler arasında nasıl gezdireceğim?
Aşkımı, sevdamı, hasretimi, yüreğimin acısını nasıl anlatacağım? Bazen öyle
tıkanıyorum ki, yalnızca gözlerimi kapatabiliyorum. Ne yazmak, ne konuşmak, ne
yürümek, ne de başka bir şey… Yalnızca gözlerimi kapatıyorum. Nefeslerimi
kısaltıp daha da sessizleşiyorum. Kalbimin göğsüme yaptığı hafif dokunuşları
hissediyorum. Boğazımdan yukarıya doğru bir şey yükseliyor, bir yutkuntu. Daha fazla
dayanamayıp sessizliği bozarak yutkunuyorum. Göz kapaklarımın altında biriken birkaç
damla yaş, kirpiklerimin kıpraşmasına neden oluyor. Birkaç defa açıp kapayarak o
birkaç damla yaşı özgür bırakıyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder