Şapkadan Çıkmayan Şeyler! - Hikaye
Şaşkınlığını
gizleyemiyordu. Kaşları sertçe çatıktı. Bir içini bir tersini çevirip ellerini izliyordu.
Bir şeyler oluyordu. Aklına geliyordu sanki ama dilinden bir türlü çıkmıyordu.
Dilimin ucunda dedikleriydi bu galiba. Biliyordu ama söyleyemiyordu. Masasına
koştu hemen. Bu çok saçma, bu çok saçma diye diye masasına ulaştı. Masasında
ömrünün 35 yılını adadığı otlar aynı şekliyle duruyordu. Çeşitli hayvan
boynuzları, dağların ücra köşelerinden topladığı çiçekler de oradaydı. Büyük
kazanı da oradaydı. İri tahta kaşığı hatta defteri bile oradaydı. Defteri
görünce heyecanlandı, çünkü bütün her şey orada yazıyor olmalıydı. Hemen defteri
açtı sayfalarını hızlı hızlı çevirmeye başladı, gözleri tanıdık bir şey
arıyordu. Belki bir tarif, bir kelime, bir anlam…
Bulamadı. Sanki
bütün defter başka bir dilde yazılmıştı.
Nefes alışverişleri hızlanmıştı. Elleriyle ara ara yüzünü kapatıyor. Sanki
açınca her şey düzelecekmiş gibi hissediyordu. Ama olmuyordu her şey aynı
saçmalığıyla oradaydı. Anlamıyordu. Anlamsızlık girdabına düşmüş gibiydi. Kütüphane
geldi aklına koştu hemen. Kitapları onun yalnızlığının yoldaşıydı. Onlarda mutlaka
bir şey bulabilirdi. Gözleriyle hızlıca rafı taradı. Tanıdık bir kitap arıyor
gibiydi. Kitapların sırtlarına dikkatlice bakıyordu. İsimlerini okuyordu,
renkleri ve sembolleri hafızasında eşleştirmeye çalışıyordu. Sanki beynini
hızlandıracakmış gibi gözlerini kıstı. Sonra kapattığını fark etti. Artık gözleri
kapalı hatta sertçe yumuktu. Düşünüyordu. Ama düşüncesindeki her şey bir
fırtına edasıyla sağa sola savruluyordu. Hiçbir düşünceyi dikkatlice inceleyemiyordu.
Bir süre gözleri kapalı düşündü. Sonra ümitsizce açtı. Sertçe yumduğundan
gözlerini ilk açtığında bir karartı belirdi ama kısa süre sonra geçti. Kitaplık
aynı haliyle karşısında duruyordu. Hala yabancıydı. Gözleri doldu. Kendi
çabasıyla, içinde bulunduğu anlamsızlıktan kurtulamıyordu. Mücadele etmek
istiyordu. Aramak istiyordu ama tıkanmıştı. Olduğu yere çöktü. Gözlerinde
biriken yaş artmıştı. Etrafına bakındı dolu gözlerle. Yaşlar nedeniyle tam
göremediğini fark etti. Birini arıyordu sanki. Biri… ama bu sefer bir insan.
Kendisi gibi biri. Yüreğimi açsa da baksa içine. Bu anlamsızlığımı çözse. Verse
bana aradığım anlamı. Ya da beraber arasak diye geçiriyordu içinden.
Yavaşça
kalktı yerinden. Yüzünü silmek için elbisesini kullandı. Sert kapaklı defterini
aldı eline. Sakinleşmişti. Aynı tavırla yavaşça kapağını açtı. Daha önce
yazılmış kısımları sayfanın üst tarafından sağ eliyle tuttu. Aşağıya doğru
çekerek yırtmaya başladı. Aynı sakinlikle yavaş yavaş yırttı. Yırtılan
kısımları saymazsak defterin ilk sayfası boştu artık. Kalemini eline aldı. Sağ
elinde kalem olduğu için sol eliyle gözlerini sildi. Yüreğine girmiş bir dalgıç
derinlerden kalıntılar çıkaracak gibiydi. Yazmaya başladı: “Yol belli değil,
yoldaş yok.”
Hala
anlamsızdı her şey. Ama farklı olan artık araması gerektiğini anlamış
olmasıydı. Her şeyi var eden o anlamı aramalıydı. Yazdı: “Aradığımı bulamadım.
Aradığım neydi peki? Dedim ya aradığımı bulamadım.”
Göz
yaşları dinmişti. Hafif bir ağırlık hissediyordu gözlerinde. Sevdiği bir şiir
geldi aklına. Ama o satırları aynı şekliyle söylemek istemedi. Yazdı: “Uçurumun
kenarındayım ve Hızır da yok.”
Daha
da yazmak istiyordu bir yanı ama yazmadı. Kalemi usulca bıraktı masaya. Defteri
de kapattı. Düşünmek istiyordu sadece…
Yorumlar
Yorum Gönder