Bir Gül Hikayesi
Soru sormaktan bitap düşmüştüm. Boğazım kurumuştu. Ama bu
korkunç merak peşimi bırakmıyordu. Sormaya devem ediyordum.
“Bir gül için en kötü şey nedir?” demiştim.
Hiç düşünmedin. Yıllardır bu soruyu bekler gibi cevapladın.
“Zamansız açmak… Bir kış günü örneğin. Karlar vardır belki
toprağında. Belki yağmur damlaları hızla çarpar ve acıtır dallarını. Kimse de
çıkmaz soğuktan dışarı. Kimseler bakmaz, koklamaz gülü. Ya üşümez mi gül
soğuktan? Üşür elbet. Zamansız açmak bütün acıları katlayarak sunar bir yüreğe.
Zamansız açmak bütün acılarının anasıdır bir gülün.”
Cevabı kısa kestin yine. Oysa ağzından çıkan her kelimeye
vuruluyordum. Seni konuşturmaya devam ettirmek için sormaya devam ediyordum.
“Peki koklayanının kıymet bilmemesi yakmaz mı gülün canını?”
“Yakar elbet” dedin, sert bir sesle. Sonra yumuşadı sesin, “hem
de ne yakış!”
“Kısa ömrünün beyhude geçtiğini düşünmeye başlar gül.
Değmeyen koklamalar, donuk bakışlar, hiç okşanmaması yapraklarının ya da bir
kitap arasında ölümsüzlüğe uzanamamak yakar da yakar gülün canını.”
Sözlerin bitince gözlerin yere düştü. Gülle beraber
yanıyordun sanki. Ama doyamamıştım. Belki cevaplamazsın diye sesim titreyerek
sordum:
“Ya toprağından koparılması?”
Yerde gezinen gözlerin aniden bana çevrildi. Koktum ve
gözlerimi kaçırmaya çalıştım. Kaçamamıştım. Takıldım, yakalandım gözlerine. Ama
gözlerin farklıydı. O kararlılığı, ışıltısı, yüreğimi ısıtan sıcaklığı yerini
garip bir çaresizliğe bırakmıştı. Soruyu sorduğum için pişmanlık duymaya başladım.
Gözlerin kapandı, derin bir nefes aldın, vücudun
vazgeçercesine öne eğildi.
Bu sorunun sana ne yaptığını hayret ve acı içinde izliyordum. Başın iyice öne eğildi, göğsüne yaklaştı. Evet, anlamıştım. Gözlerimin önünde kuruyordun. Pişmanlığım bir kat daha arttı.
Göğsündeki ağırlık seni yere çekiyordu. Hiç bu kadar ne yapacağımı bilmediğim
olmamıştı. Kuruyordun. Kururdu. Toprağından ayrılan gül kururdu.
Yorumlar
Yorum Gönder