Bu Çocuk Adanmış Amcası! - Çocuk Eğitimi Üzerine
Yaşım
30’lu yıllara doğru küçük adımlarla ilerliyor. Hal böyle olunca her geçen gün
yeni bir arkadaşımın evlendiğini veya bebeğinin olduğunu öğreniyorum. Tabi ben
de bunlardan biriyim. Evliyim ve tatlı bir kızım var. Yaşadığı süreçleri
anlamaya, özümsemeye çalışan biri için bu durum garip bir tecrübe oluyor.
Konuştuğumuz konular değişiyor, kaygılar veya korkular kendi üzerimden evin
yeni minik misafirine kayıyor. Öte yandan gece ağlayan kızımın çığlıkla karışık
gürültüsüne kalkmak o kadar da romantik değil tabi… Ama hayatın bir dönemi bu
da… Şimdi nereden geldi bunlar aklıma… Hah, geçenlerde yeni evlenen ve yeni
çocuğu olan birkaç kişinin olduğu bir ortamda bulunmuştum. Çocukların adanması
meselesi açıldı. Öyle ya biz dava adamıyız ve çocuklarımız da elbette dava
adamı olacaklar. Onları daha annelerinin karnındayken adayacağız. Hatta
hocasının yanına götürüp eti senin kemiği benim diyeceğiz. O davasının yâreni sâliha
bir kadın olacak veya sâlih bir erkek. Hâsılı hepimizin çocuğu büyük adam
olacak… Ne tepki vereceğini, hislerinin olup olmadığını, onunda bizim gibi bir
insana dönüşeceğini unutarak çocuğumuz hakkında ne de güzel ve hayırlı
kararları kolayca alıyoruz.
Benim
oğlum doktor olacak diyen babanın çocuğunun doktor olması, benim kızım öğretmen
olacak diyen annenin kızı sırf o öyle söyledi diye hedeflenen mesleğe ulaşacak
değil elbette. Doktor veya öğretmen olmak için nice zorluklara katlanması
gerekecek, okullar okuyacak, sınavlara hazırlanacak, yıllarca dirsek çürütecek
ve sonunda bir unvan sahibi olacak. Sadece bir unvan… Bakınız dünyalık ve basit
bir makam veya meslek bile öyle ha deyince elde edilemiyorken biz nasıl olur da
“adadık” deyince çocuğumuzun adanacağını düşünürüz. Biraz kolaycılık oluyor…
Eleştiri
elbette sadece sözle söyleyip gereğini yapmayanlara yönelik. Yani kendi üzerine
düşen eğitim, terbiye, islam’ı sevdirme, ahlaklı olmayı örnek olarak gösterme
gibi görevlerini ihmal edip de kendi sorumluluğunu üzerinden atmak, vicdanını
rahatlatmak, kervana katılmak için “biz de adadık” diyenlere… O iş öyle olmuyor
maalesef.
Hz.
İbrahim, oğlunu kurban etme emrini aldığında bunu oğlu İsmail’e de sormuştu.
İsmail’in teslimiyeti de tıpkı babası gibiydi. “Babacığım,
emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Peki
nasıl oldu bu? O halde biraz geriye gidelim. Daha İsmail yokken, Hz. İbrahim ve
eşi Hacer’in uzun yıllar çocuğu olmamıştı. Ama Hz. İbrahim hep şöyle dua
ediyordu: “Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.” Cevap
ise Rabbimizin merhametine yakışır bir şekilde gelmişti: “Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan
müjdeledik.” Bakınız
Hz. İbrahim daha çocuğu olmadan önce çocuğunun eğitimi için faaliyete
başlamıştı. Çocuk için içten ve samimiyetle dua etmek. Allah’tan Salihlerden
olacak bir evlat istemek… Şimdi bir düşünelim hangimiz daha çocuğumuz olmadan
onun için dua ettik. Ya da hangimiz çocuğumuz için her namazdan sonra içli içli
dua ettik, “Rabbim bana nasip ettiğin evladımın ahlakını güzelleştir, anne
babası olarak bizim eksiklerimizi gider, çocuğumuzun terbiyesi konusunda bize
yardım et, evladımızın kalbini İslam’a aç, onu Salihlerden/Salihalardan eyle…”
diye kaç defa yalvardık.
Bir de
İsmail’in annesine bakalım. Öyle ya sadece baba ile olacak iş mi bu? İsmail’in
annesinin de babasından geri kalır yanı yoktu. O da teslimiyeti anlamış bir
insandı. Hz. İbrahim, eşini ve küçük oğlu İsmail’i Mekke’ye kuş uçmaz kervan
geçmez bir yerde bıraktığında “Bunu sana Rabbin mi emretti” diye sordu. Hz.
İbrahim “evet” deyince, “o halde Allah bize yeter” diye karşılık verdi. Rabbine
teslim olan bir baba ve Rabbine teslim olan bir anne. Sonuç ise Rabbine teslim
olan bir evlat. Bu iş böyle. O halde öncelikle sormamız gereken, biz ne kadar
Rabbimize teslim olduk, bizim günümüzün kaçta kaçı Rabbimiz ile geçiyor,
akşamlarımızı televizyon dizileri mi Rabbimizin kelamı mı dolduruyor…?
Yani anlayacağınız “adadım” demekle çocuklarımız adanmış olmuyor. Adanmayı kabul edecek, kalbi Allah ile dolu çocuklar yetiştirmek zorundayız. Adanma kararından sonraki süreci en iyi anlatan ayet Hz. Meryem ile ilgili ayetlerdir. Şimdi o ayetlere konumuz bağlamında bir göz atalım…
Âl-i İmrân
37. Ayet-i kerimede şöyle buyuruyor Rabbimiz “Rabbi Meryem'e hüsnü kabul
gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile
görevlendirdi.” İfadenin güzelliğine bakar mısınız “onu güzel bir bitki
gibi yetiştirdi” Şimdi bir bitkinin nasıl yetiştirildiğini düşünün… Nasıl da
titizlikle bakılır… Güneşi, suyu, toprağı, yapraklarının bakımı hepsi ayrı ayrı
düşünülür. Bitkiler nasıl titizlikle yetiştiriliyorsa ailesi tarafından mâbede
adanmış bir çocuk olan Hz. Meryem de öyle titizlikle yetiştirilmişti. Adamak
bir karar ile kalmamış, kararın sonrasında ciddi ve titiz bir eğitim süreci
başlatılmıştı. Ayete göre Zekeriyya’nın (as) yaptığı görev, bugün anne-babaların
ve adanan çocukların emanet edildiği hocalarındır. Anne-babalar “biz adadık,
hoca yetiştirsin” der ve hocalar da “anne-babasının eğitemediğini ben nasıl
eğiteyim” derse kim bu çocukları eğitecek, kim öncü nesli yetiştirecek, kim
bizi zilletten kurtaracak yiğitleri yetiştirecek, kim, kim, kim?
Çocuklarımızı
bir bitki gibi yetiştirmenin gayreti içinde olmak zorundayız. Bunu yaparken de
her bitkinin fıtratının farklı olması gibi çocukların da farklı tabiatlara
sahip olduğunu unutmayalım. Evinize aldığınız yeni bitkinin bakımını öğrenmek
için bir bilene danıştığımız gibi çocuklarımız için de bilenlere danışmayı
ihmal etmeyelim. Ancak maalesef pedagog veya psikolog fiyatları o kadar pahalı
ki zengin olmayan bir insan asla yanaşamıyor. Çocuklar konusunda farkındalığı
topluma yaymak için buna bir çözüm bulunmalı. Seans başı ikibin lira
veremeyenlerin çocuklarının problemlerini kim çözecek? Bu alanın sancılı
insanlarının hayırlı girişimleri, eğitimleri, konferansları problemin çözümüne
katkı sunacaktır diye düşünüyorum.
Bir
bitki için en önemli unsurlar toprak, su, güneş, hava gibi şeylerdir. Bu
unsurlar memleketten memlekete değişir. Bu yüzden endemik denen bazı bitkiler
yalnızca belirli yerlerde yetişir. Çünkü o memleketin tüm unsurları o bitkiyi
yetiştirme uygundur. Her bitkinin bir memleketi olduğu gibi çocuklarımız için
de durum aynıdır. Önce ayeti okuyalım: A’râf 58. ayette “Rabbinin izniyle
güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden
başka birşey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle
açıklıyoruz.” buyrulmaktadır. Güzel memleket yani güzel ortam, güzel
arkadaşlar, güzel aile, güzel ilişkiler, güzel hoca, güzel mahalle…
Çocuklarımızın yetişmesi için ortam, verdiğimiz eğitim kadar önemlidir. Biz bir
cümle öğretiyorsak çocuk ortamdan beş cümle öğrenir. O yüzden çocuğumuza İslami
ortamları sevdirmenin yolları aramalıyız. Bakın, çocukları o ortamlar götürmek
demiyorum, sevdirmek diyorum. Eğer severse kendi zaten gider ama sevmezse sen çeke
çeke götürsen bile gelmez. O yüzden çocuklarımızı bıktırmadan, usandırmadan,
sevdirerek İslami ortamlara alıştırmalıyız. Mesela çocuk bir haftalık yatılı
eğitimden veya bir dersten eve dönüyor. Ama babası heyecanla ve sevinçle
çocuğunu karşısına alıp “Nasıl geçti anlat bakalım?” demiyor. Çocuğunun yaptığı
davranışa sevindiğini çocuğuna göstermiyor. “Aslan oğlum büyümüş de evden
ayrılıp Rabbinin dinini öğrenmeye gidiyor, gurur duyuyorum seninle” demiyor.
“Prenses kızım, seni çok özledik, hangi sureleri ezberledin bir oku bakalım”
demiyor. O çocuğun bir haftalık programa gidişi evde bayram gibi kutlanmıyor.
Çocuk, babanın somurtkan bir şekilde direksiyonda oturduğu arabaya biniyor, bir
hafta sonra yine aynı ilgisiz anne babanın yanına geliyor. Bu çocuk nasıl
sevecek İslami ortamları…
Çocuklarımızın
eğitimi ile ilgilenelim. Çok eğitimli, kültürlü biri olmamıza da gerek yok. Ara
ara söyleyeceğimiz bir iki cümle, yapacağımız dualar, çocuğumuzla oynayacağımız
oyunlar, sıcak ve huzurlu bir aile ortamı yeter de artar güzel bir çocuk
yetiştirmek için.
Bitki
gibi ilgilenelim onlarla. O bitkiler sapasağlam ağaçlara dönüşsün. Ağaçlar
orman olsun, meyveler versin. O meyveleri gördüğümüzde bize verilen emaneti en
güzel şekilde topluma, ümmete kazandırmış olacağız. Son olarak En’âm surasi 99.
Ayeti okuyarak bitirelim: “O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi
onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üstüste binmiş taneler bitireceğimiz
bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; bir kısmı
birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana
getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın!
Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.” Rabbim
yemyeşil bahçeler gibi öncü neslin yetişmesini nasip etsin, bu uğurda gayret
gösterenlerin, dert çekenlerin sayısını arttırsın.
Yorumlar
Yorum Gönder