Bir Hasretlik Bin Hasretlik-Hikaye

Göz kapaklarımı kopmaz bir iple dikmek istiyorum. Yoksa kapanmayacaklar ve ben başka türlü uyuyamayacağım. Ne zaman uyku evrenine birkaç adımla girmiş olsam küçük bir çocuk zırlamaya başlıyor beynimin içinde. Göz kapaklarımı zorla ayırıyor ve girdiğimden daha hızlı çıkıveriyorum o evrenden. İşte yine öyle oldu. Ama bu sefer döngüden sıkıldım ve kafamı yorgandan çıkarıp balkona gitmeye karar verdim. Yün yorgan amma da ağırdı. Oda soğuk olduğundan daha bir sarılmıştım. Ama uyumuyorsam yatakta kalmayı da hiç sevmem. Kafamı çıkardım yorgandan. Doğruldum ve yatağın kenarından yavaşça dışarı çıktım. Lambanın düğmeleri birkaç adım ilerideydi. Sağa sola tutunarak düğmenin yanına gittim. Dolabın arkasındaki düğmeyi elimi duvarda gezdirerek buldum. Odam aydınlandıktan sonra gözlerim etrafta gezinmeye başladı. Uyuyamamanın verdiği mahmurluktan gözlerim hala kısıktı. Yapacak bir şey bulsam güzel olur diye düşündüm. Dağınık yatak, komodinde duran yarım bardak su, suyun yanındaki telefon, çalışma masam, masamdaki açık kalmış defter, dağınık duran üç beş tane kitap, tül perde, perdeden sızan sokak lambası… Eşya tüm felsefi varlığından sıyrılıp tek tek zihnimde muayene ediliyor, bu eşyadan bir meşgale çıkar mı diye tartışılıyor, bir iş çıkmazsa diğerine geçiliyordu. Perdeyi çekip camı açmak ve sokağı seyretmek bir an cazip geldi. Ama bu saatte ne görülebilir ki. Belki komşu evin duvarına sinmiş yalnız bir köpek, karşı çatıya konmuş uğursuz bir baykuş, bahçemde pinemiş kuşlar, gece nöbeti tutan yıldızlar, hafif ve soğuk bir esinti… Aslında balkona çıkmak niyetindeydim. Ama şimdi ceketi giymek felan hiç cazip gelmedi. Çalışma masamdaki defter geldi aklıma. Sabah ne yazıyordum ki açık kalmış. Daha fazla düşünmeden masaya doğru yöneldim.

Çizgisiz defterimin boş bir sayfası vardı en üstte. Sadece başlığı atıp bırakmışım. Kırmızı tükenmez kalemle kocaman harflerle “Bir Hasretlik” diye yazmış, en sonuna da üç tane nokta koymuşum. Sabah düşündüğüm şeyler başlığı okuyunca tekrar uyandı zihnimde. Dün gittiğim açık görüşten sonra bir şeyler yazmak istemiştim ama başlıktan sonrasını yazamamıştım. Bir hasretlik demiş bırakmıştım. Oysa ne güzel şeyler yazılır bu başlığın altına. O karanlık kuyuya girişimizden başlayıp kalbimin atışlarını bile tasvir ederdim. Kantinden alıp karton bardaklarda bana ve kızımıza ikram ettiği elma suyu. Elma suyunu sevdiğimi unutmamış diye iç geçirişim. Zayıfladın mı sen, yemekler iyi değil mi diye lafa girişim. Yemekler iyi diye geçiştirmesi. Sen nasılsın diye gözlerimin içine bakması. Her ağlamadan önce gözlerinde biriken damlalar. Bize moral vermek için dudaklarından ayırmadığı kocaman gülümsemesi. Ne kadar zorlasam da gözyaşımın birkaç damlasının bardağa düşmesi. Gayet sakin bir şekilde bardağı alıp meyve suyunu içmesi. Mübarek gözyaşların damarlarımda kan olsun diye espri yapması ve en çok da kendisinin gülmesi. Kızımızla seni bekliyoruz dediğimde kızımızın mis kokulu saçlarını öpmesi. Her şeyin bir vakti vardır deyişi. ‘Benim bir işim var, hemen geleceğim kızım’ deyip içeriye gidişi. Kızımız anlamasın diye ona sarılamamam. Sonra bir bahane daha uydurup kızımı dışarı çıkarışım… İşte bütün bunları yazabilirdim diye düşündüm. Ama başlığı atıp bırakmışım. İnsan kelimeler kuramıyor, ne yapayım! Bu yazı da dört kelime olsun diye geçiriyorum içimden. Başlığın altını çiziyorum siyah kalemimle. İlk paragraftan başlıyorum. Bir hasretlik… Bin hasretlik…


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜN DOĞUYOR- MAHKEME GÜNCESİ 1

Yazmak.

İnşallah.