Mazgal - Hikaye


Yazın sıcağında ter içinde uyanarak geçen gecelerden sonra sonbaharın tatlı serinliği kendini hissettirmeye başlamıştı. Uykularımı almış bir şekilde uyanmalarımdan anlıyordum bunu. Ter ve kızgınlıklarım yerini, serinlik üzerime üşüşünce sarıldığım kalın örtüme bıraktı.

Hakikaten iyi bir uyku çektim bu gece. Gözlerimi yavaş yavaş açmaya çalışıyordum. İçimde kıpır kıpır bir uyanma isteği vardı. Ama bir yandan acele etmek de istemiyor, anın tadını çıkarmak için ağırdan alıyordum. Mahmurluğum hala geçmemişti ancak zorla açılan göz kapaklarımın arasından odanın aydınlandığını, güneşin tatlı bir neşe ile perdeye ve halıya vurduğunu görebildim. Hafif esen rüzgar ile hareketlenen perde, içeri düşen güneş ışınlarını da hareket ettiriyordu. Çok geçmeden çocuklarımın uyandığını fark ettim. Sesleri geliyordu diğer odadan. Bir evcilik oyununun ilk aşamasındaydılar. Kimin, oyundaki hangi rolü üstleneceği konusunda tartışıyorlardı. Büyük kızım ‘geçen sefer sen anne oldun şimdi ben olacağım’ diye üste çıkmaya çalışırken küçük kızım ‘ben de prenses olurum o zaman’ diyerek iyi bir hamle yapmıştı. Güldüm. Minik kalpleriyle kurdukları kocaman bir dünyaları vardı. Bazen öyle durup izliyorum onları. Boyları santim santim uzarken, idrakleri ve bilinçleri zaman içerisinde gelişirken hayretim de aynı oranda artıyordu. Ben, çaydanlıktan gelen fokurdama sesi ile kızlarımın oyunlarından uzaklaşıp mutfağa doğru giderken, bu arada başım da yumuşak yastığıma biraz daha yerleşiyordu.

Can yoldaşım erkenden uyanmış bir şeyler hazırlamaya başlamıştı. Fokurdayan suyun altını kısıp demliğe iki kaşık siyah çay koydu. Kuru çay taneleri sıcak suyun içinde yavaş yavaş çözülmeye başlarken eşim de ocağa yönelmişti. Tavada bir şeyler pişiyordu. Mis gibi kokmuştu. Evet, bu tereyağlı yumurtaydı. Taze somun ekmek ile ne de güzel gider şimdi.

Evdeki herkes bir şeyler ile meşguldü. Galiba kimse beni uyandırmak istemiyordu. Ama bir defa uyanmıştım. Yataktan kalkmadan her zaman yaptığım gibi yine önce sırt üstü uzandım. Özgürlük dedim kendi kendime. Özgürlük yapabileceğini bilmektir. Şimdi kalksam yatağımdan, usulca eşimin yanına gitsem. Tatlı bir tebessüm ile “sabahınız hayırlı olsun güzel hanım” desem gülse oda içten içten. "Sizin de sabahınız hayırlı olsun beyefendi" dese yine gülerek. Sonra çocuklarımın yanına gitsem küçük kızımın dün akşam yapılan iki kulak saçının birinin bozulduğunu görsem. Konsoldaki tokayı saçına takmaya çalışırken babasının beceremeyeceğini bilse ve annem yapar baba deyip elimden kaçsa. Büyük kızımın yanaklarına bir öpücük kondursam içten içe büyüdüğüne üzülerek. Hep böyle kalsanız diye şaka yapsam onlara. Özgürlük diyordum. Özgürlük yapabileceğini bilmektir. Daha yataktan kalkmadan zihnimi kurcalayan mülahazalara gülüyorum önce bir yüzünü yıkasaydın diyorum kendime. Evet artık kalkmalıyım.

Tam doğrulmaya yeltenmiştim ki Celal hoca diyen tatlı bir ses beni çağırmaya başladı. Eşim kahvaltıya çağırıyor diye düşündüm önce. Ama ses gitgide artıyordu hem eşim neden hoca desin ki bana. Celal hoca, Celal hoca. Hadi be hoca! Bir türlü anlam veremiyordum. Adeta zihnim bu sesi tanımak istemiyor gibiydi. Ama sesin sahibi Celal hoca diye seslenmekten vazgeçmiyordu. Zihnim direnmeye devam ederken omuzlarımın sarsıldığını hissetmeye başladım. Celal hadisene kardeşim, bak seni çağırıyorlar.

Çekil git başımdan diyesim geldi. Ama diyemedim. Ses beni çağırmaya devam ediyordu. Aynı anda omuzlarım da sarsılıyordu. Şu tatlı sabahta başıma tebelleş olan sesin sahibi en son üzerimdeki örtümü kaldırdı. Bu son nokta olmuş derin uykumdan uyanmıştım.

-Celal Hoca, ne uyudun be mübarek. Öldün diye gardiyan çağıracaktık az daha.

Şaşkındım. Evimde değildim. Son bir yıldır kaldığım koğuşumdaydım. Celal hoca diye beni çağıran da koğuştaki Hasan’dı. Garip bir şekilde uyandığımı fark etmiş olacak ki gidip bir bardak su getirdi. Suyu içince kendime geldim.

-Celal hoca, sizinkiler yan koğuştan seni çağırıyorlar. Sabahtan beri mazgaldan seslenip duruyorlar. Bir bak hele, adamlar mazgala eğilmekten fıtık olacaklar.

Hasan’ın bayat esprilerle karışık haberini alınca yataktan kalkıp mazgala doğru yürüdüm. Demir kaşıkla üç defa vurunca karşıdan bir ses geldi.

-Celal Hocam orada mısınız?

-Evet buradayım Ali, hayırlı sabahlar. Uyuyakalmışım kusura bakma.

-Yok hocam ne kusuru. Güzel bir haberimiz var. Sabahtandır sana söylemek için acele ediyoruz.

-Hayırdır inşallah.

-Hocam üç arkadaşı daha bıraktılar bugün.

-Hamdolsun çok şükür. Darısı başınıza

-Öyle deme hocam darısı başımıza

-İnşallah İnşallah.

-Görüşürüz hocam yine

-Tamam, görüşürüz.

Mazgaldan doğrulduğumda avlunun kuzey cephesine bir insanın oturacağı kadar güneş gelmişti. Tahliye haberine sevinerek güneşin altına doğru gittim. Sonra rüyam geldi aklıma…

Avluda hafif bir esinti vardı. Aylardan eylüldü ve bunu rüzgarın önüme kadar uçurarak getirdiği bir yapraktan anlamıştım. Bazı kısımları yeşil olmasına rağmen dökülmüş olan yaprağı elime aldım. Kokladım, dokundum, seyrettim… Ağaç tepesindeki görevini tamamladıktan sonra ilahi kader gereği kendisini rüzgarın kollarına bırakan bu güzel yaprak… Bana hissettirdiklerine minnettar olarak bir köşeye bıraktım onu. Ve bir rüzgar esti…

11.09.2022

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜN DOĞUYOR- MAHKEME GÜNCESİ 1

Yazmak.

İnşallah.