Gücümüz Bağlılıkta- Mahkeme Güncesi 6
“Özgürlüğün ellerini
kelepçelemişler İbrahim. Nidası kıtalar dolaşmış.”
Adana’dan başlayan yolculuğum
1000 km uzaklıktaki Patnos L tipi cezaevinde son buluyor. Ailesinden, yaşadığı
şehirden 1000 km uzağa gönderilmiş, tutsaklığın yanında sürgün de edilmiş bir
insanı ziyarete gidiyorum… Kendisiyle birlikte ailesi ve sevenleri de
cezalandırılmış bir insanı…
26 Mayıs günü ziyaret ettim
Alparslan Hocayı. Yaklaşık 4 saat görüştük. Benim açımdan çok verimli bir sohbet
oldu. Yapılan kumpası, siyasi tutuklanmayı, hukuksuzluğun dik alasını saymazsak
40 yılını İslami faaliyetler ile, ilmi çalışmalar ile geçirmiş bir insanla baş
başa 4 saat geçirmek benim yaşımda biri için büyük bir nasip diye düşünüyorum.
Sabah saat 10.00’da Patnos L tipi
kapalı cezaevine ulaştım. Avukat görüş odasında heyecandan ayakta bekliyordum.
Ne konuşulur, önce geçmiş olsun mu demek lazım, yoksa dışarıyı mı anlatmak
lazım… Kafamda sayısız giriş cümlesi ve konu dönüp dururken Alparslan Hoca yanında
gardiyanlarla camın arkasında göründü. Tüm düşüncelerimi unuttum. Birazda
mizacım gereği bir gülümseme takıldı yüzüme. Selamlaştık ve oturduk. Sıcak
memleketten soğuk bir ile giden ben, hazırlıksız gitsem de onun üzerinde kazak
ve ceket vardı.
Alparslan Hocayı getiren gardiyan
gitmemişti. Görüş odasının iki yanı da camdı. Gardiyan camın hemen önüne bir
sandalye koydu, yüzü bize dönük oturdu. Böyle bir şey yapamazlar elbette. Avukat
görüşüne baskı kurmak amaçlı yapılıyor. Ama müdahale etme gereği duymadık. Alparslan
Hoca söze girdi. Saatler sürecek konuşmamız başlamış oldu.
Alparslan Hoca’nın enerjisi oldu
bitti şaşırdığım bir şeydir. Yine aynı görüntü vardı. Gayet dinçti, gözlerinde
yılgınlığın zerresi yoktu. Kelimler ağzından aynı netlikte çıkıyordu. Üzgün de
değildi.
Ağrı’ya gelişinden başlıyoruz.
Adana adliyesinde yapılan duruşmanın ardından sevk süreci başlıyor. Tabi
avukatları, ailesi hatta kendisi dahi nereye gittiği bilmiyor. Ufacık pencereli
ring aracında, elleri kelepçeli bir şekilde, sorulara cevap vermeyen
gardiyanlarla bilinmez bir yolculuğa çıktığını anlatıyor. Bir ara Urfa yazısını
gördüm diyor. Acaba Urfa’ya mı sevk ettiler diye düşünmüş. Ancak devam edince
öyle olmadığını anlamış. Daha sonra Diyarbakır cezaevinde durmuşlar. Burada mı
kalacağım diye sormuş. Sadece mola verildiği cevabını almış. Yol devam edecek.
Diyarbakır’daki gardiyanların kendisine iyi davrandığını, namaz kılması için
seccadesini birisinin serdiğini, “Hocam sizi çok seviyoruz, bize dua edin”
diyenlerin olduğunu anlatıyor. Öyle ya, kalpler Allah’ın elindedir. Kimlerin
kalbine sevgi, kimlerin kalbine korku koyduğunu bilemeyiz. Derken Patnos’a
ulaşıyorlar. Tabi üzerinde incecik kıyafetler var. Adana’da ailesinin getirdiği
elbise çantasını almasına polislerin müsaade etmediğini söylüyor. Adana’dan
kıyafetler ulaşıncaya kadar soğuktan çok etkilenmiş. Neyse ki birkaç gün sonra
elbiseler gelmiş de rahat etmiş.
Cezaevine ulaştığında “daha önce
suikast girişimi yaşadığından (konferansa giderken)” bahsetmiş. Bu nedenle bir
görüşe çıkarıldığında tüm koridor boşaltılıyor, çok sayıda gardiyan ona eşlik
ediyor, koridor boyunca kimse ile görüşmemesi için önlem alınıyormuş.
Koğuşunda tek kaldığını
anlatıyor. Okuyorum, yazıyorum günlerim böyle geçiyor diyor. Ama yalnızlık
Allah’a mahsus, bir televizyon olsaydı iyi olurdu diyor. Haberleri takip etmek
istiyorum. Ülkede ne olup bitiyor haberim yok. Necip Fazıl’in şiirinde geçen “Güneşe
göç var da kalan biz miyiz?” sözünü daha
iyi anladım, diyor. Gülerek söylüyor burayı “Sanki ülke güneşe göçmüş de ben
kalmışım gibi”.
Üstad Bediüzzamanın sözünü
hatırlatıyor. 8 Yıldır gazete okumadığından bahseder Üstad bir yerde. Bana da o
yapılmak isteniyor. Ülkeye ve gündeme yabancılaştırmak istiyorlar, diyor.
Televizyon verilmemesine gerekçe olarak “kantinde kalmadı” diyorlarmış. Bakalım
süreç nasıl işleyecek. Umarım bir an önce bu hak mahrumiyeti son bulur.
Bizim kötü diye gördüğümüz
olaylar, büyük gelişmelerin başlangıcı olabilir. Allah’ın muradını bilemeyiz,
diye devam ediyor konuşmamız. Tevekkülü bu denli yaşayan az insan vardır. Ben bugüne
kadar ne yaptıysam Allah için ve O’nun dininin sınırları içinde yaptım, diyor.
Bu nedenle başımıza gelecek olanlara da sabretmek zorundayız elbette. İşte gerçek
sabır da bu değil midir? Mücadele ederken başına gelenlere katlanmak. Yoksa
zulümler karşısında sessiz sessiz oturmak değil.
“Benim özgürlüğümden mahrum olmam
İslami harekete hayırlar getirecekse ben buna razıyım.” diyor. İslam için
zindanlara atılanlar, dar ağaçlarında can verenler geliyor aklıma. Hasan el
Benna, Seyyid Kutup, Bediüzzaman Said Nursi ve daha niceleri. İslami hareketin
ve davetçilerin kaderi hep aynı. Haksız güçlülerin istediği dini anlatmıyorsan
yerin zindan, yerin mezar.
Sonuç ne peki? Seyyid Kutub’u
asanı nasıl anlatıyor tarih, Hasan El Benna’yı şehit edenleri nasıl anlatıyor?
Onların davasını milyonların kalplerinden silebildiler mi? Elbette hayır.
Alparslan Hoca’nın bir sohbetinde dediği gibi “Hakikat tank gibidir; deler
geçer”. Davası hakikat olanlar şehit edilseler, zindanlara atılsalar dahi
davaları, fikirleri, sözleri kıtaları aşar, engellenemez.
Alparslan Hoca için de durum
farklı değil elbette. Herkes onun, fikirleri nedeniyle zindanda olduğunu
biliyor. Onun bedeni tutsak olsa da Allah’ın yardımı ve talebelerinin gayreti
sayesinde davası dünyayı dolaşıyor.
Dışarıda onu destekleyenlere
yapılanlardan bahsediyorum. Adalet nöbetinden, coplu müdahalelerden, sürekli
hale gelen ablukalardan, koltuk değnekli bir kişiye atılan tekmeden, polis
ablukasını gören bir vatandaşın verdiği tepkiden ve polislerin o vatandaşı darp
etmesinden bahsediyorum. Darp edilen vatandaşa ulaşmak lazım, benim selamımı ve
geçmiş olsun dileklerimi iletin, bir sağlık sorunu varsa yardımcı olalım,
diyor. Sonra devam ediyoruz. Konuya
bambaşka bir açıdan yaklaşıyor. İlah’ın kelime manalarından biri de sevilen
demektir diyor. En çok sevilen! Kendisine devlet denilenler, kimsenin
kendisinden daha çok sevilmesini istemiyor. Onlar herkes bize itaat etsin, biz
ne dersek onu yapsın, bizim anlattığımız dine inansınlar istiyor. Ancak halk
bir kişiyi, bir cemaati, bir fikri onlardan daha çok sevdiğinde buna tahammül
edemiyorlar, diyor. “Devlet” kendisine şirk koşulmasını istemiyor diye ekliyor
gülümseyerek. Ama kendisi Allah’a şirk koşmaktan geri durmuyor. Daha sonra
buradaki devletten kastının, kendisini devletin sahibi, milletin efendisi
zanneden ama kimsenin tanımadığı “derin devleti” kastettiğini anlatıyor, nam-ı
diğer “siyah gözlüklüler”
Furkan Hareketinin mensupları
arasındaki bağlılığın büyük bir güç olduğu anlatıyor sonra. Dağılın diyorlar
dağılmıyorlar, zulüm görüyorlar kaçmıyorlar, susalım diye tutukluyorlar daha
çok konuşuyorlar, hocalarına iftira atılıyor iftira atanları pişman ediyorlar…
İşte bu bağlılık İslami hareketin düşmanlarını kahrediyor. Bağlılığın çözülmesi
için komplolar kuruyorlar, iftiralar atıyorlar, ajanlar sokuyorlar aramıza...
Bağlılığın güç olduğunu biliyorlar, diyor. Güç bağlılıkta: Allah’a bağlılık,
Peygambere bağlılık, lidere bağlılık, cemaate bağlılık, kardeşine bağlılık.
Konuşmamızın bir bölümünde
durgunlaşıyor. Görüşmemizin başından beri dinç olan o adamın üzerine bir
ağırlık çöküyor sanki. Gözleri nemleniyor. Şaşırıyorum. Onun büründüğü hali
görünce ben de konu açmaya cesaret edemiyorum. Sonra sessizliğini dudaklarından
sakin sakin dökülen kelimeler bozuyor. “Bir çok kez ihanete uğradım.” Diyor.
Gözleri aklından geçen sahneleri aşikar ediyor. Çok yaralanmış olmalı.
Duraklıyor. Kısa bir süre düşünceye dalıyor. Sessizlik bir kez daha bozuluyor.
“Yaşadığım en büyük ihanet buydu” diyor. Allah beterinden saklasın diyorum
içimden. Sonra devam ediyor. “Ben 40 yıldır İslam’a hizmet ediyorum. Rabbim
şahittir, tek kuruş menfaatim olmadan sadece Allah için mücadele ettim. Şimdi
birtakım hainlerin iftiralarıyla tüm bu hizmetler bitirilmek isteniyor. Ben
Allah’a hapisten çıkmak için dua etmiyorum. Allah’ın, İslami harekete ihanet
edenlere, hayırlı hizmetleri bitirmek isteyenlere bela vermesi için dua
ediyorum. Öyle bir bela versin ki herkes anlasın.”
Bu sözlerini yazarken hatırlamak
için tekrar görüş anına gidiyorum. Kollarını iki yana bırakışı, gözlerinin
nemi, üzgün bir adamın sakin sakin konuşması, duygulandığı için gözlerini
benden kaçırışı geliyor aklıma. Onun duasına ben de sesli bir şekilde amin
diyorum.
Görüşmemiz kah hararetli kah
hüzünlü devam edip gidiyor. Uçağımın saati yaklaştığı için kalkmak zorunda
kalıyorum. Son olarak dışarıdan selam söyleyenlerin selamlarını iletiyorum. O
da soran herkese selamlarımı ilet diyor. Küçük görüşme odamızın kapısını
açıyor. Dışarıda bizi gözetlemek için saatlerdir bekleyen gardiyana
gülümseyerek seni de beklettik diyor, tutsak ve ince anlayışlı Alparslan Hoca.
Bir yandan kendi maneviyatım
açısından elde ettiklerime seviniyor bir yandan da Alparslan Hoca’ya yapılan
zulme üzülerek Patnos’tan ayrılıyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder